2 Aralık 2016 Cuma

Nefes almak, Sevmek, Dokunmak

Fazıl Say'ın bir orkestra şefi dostu, Dünyaca ünlü orkestra şeflerinden Carlos Kleiber'den bir hafta özel ders alma imkanı bulur. Kleiber her yıl, bir haftalığına yalnızca bir öğrenciyi kabul etmekte ve Viyana'daki evinde öğrenciye Master Class dersleri vermektedir. Bu şans Fazıl Say'ın dostuna gülmüştür.

Ve beklenen gün gelir. Fazıl Say'ın dostu yani Çırak heyecanla ilk dersi bekler, biraraya gelirler. Usta, yani Carlos Kleiber, ilk işi çırağını evinin bahçesine çağırır ve ona "Şu tohumu buraya göm" der. Çırak tohumu ustasının dediği yere gömer. "Şimdi üfle" der Kleiber. Çırak şaşırarak: "Nasıl yani? Üfleyeyim mi?" der.

"Evet, evet; derin nefes alıp verişlerle üfle ve daha derinden üfle. Bütün vücudundan geçen oksijeni ver toprağa." diye cevaplar Kleiber. Çırak, 1 saat kadar üfler derin derin toprağa. Ardından Kleiber: "Şimdi sev onu"der. Çırak yine şaşırır, "Nasıl yani, seveyim mi". “Evet” der Klieber, “bak böyle sevgiyle okşa onu” Şaşkın çırak, 2 saat kadar üstündeki toprağından okşar tohumu…

Sonra mı ne olur? O ilk gün müzik adına tek kelime konuşulmadan geçer.

İkinci, üçüncü, dördüncü günde aynı şekilde geçer. Çırak her sabah, tohumun gömülü olduğu toprağın başında, derin nefes alıp vererek üfler saatlerce. Toprağı sever, okşar...

Ustası da onu büyük dikkatle izler...

Tek bir nota sayfası bile açılmadan, müzik üzerine tek kelime bile konuşulmadan bir hafta geçer...

Ve son güne gelinir...

Bir filiz başverir topraktan, incecik..

Kleiber'in gözleri parlar. "Aferin" der mutlulukla çırağına,"Çok iyi bir müzisyen olacaksın sen. Ders bitti, artık gidebilirsin." Çırak şaşkındır. Evet çünkü ders gerçekten bitmiştir.

Kleiber'in çırağı yani Fazıl Say’ın dostu, bu anısını anlattıktan sonra, sözlerini şöyle bitirir: "Hiç müzik çalışmamıştık birlikte. Ama o 1 haftanın sonunda çok iyi bir müzisyen olduğumu ve değiştiğimi fark ettim. Nefes alarak,
Severek, Dokunarak...”

Fazıl Say'ın "Yalnızlık Kederi" adlı kitabında bir dostunun anısı olarak kaleme aldığı "Usta ve Çırak" adlı hikayesinden sonra sizler de bir bakar mısınız hayatınıza; o koca koca ağaçlarınız nasıl oldu? Ya peki bazı topraklarınız neden kurak kaldı? Bu sorgulamanın sonunda eminim siz de aynı şeyleri fark edeceksiniz; nerede Aşk ile nefes aldıysanız, ne zaman severek yürüdüyseniz ve neye emeğinizle dokunduysanız oralar sizin yemyeşil, bereketli ormanınız oldu. Öyleyse gelin şimdide geriye bird aha dönüp bakalım ama bu sefer o kurak kalan toprakları Nefes alarak, Severek, Dokunarak, Aşk ile nasıl bereketli topraklara ve yemyeşil bir ormana çevireceğimizi birlikte düşünelim mi?

28 Kasım 2016 Pazartesi

Acının ilacı sevgi ile gülümsemektir...

Yüreklerimizin acı ile yandığı şu günlerde, gülmeyi ve gülümsemeyi unuttuk maalesef. Halbuki insanoğlu ancak güldüğünde, mutlu olduğunda, yüreğinde sevgiyi barındırdığında daha güzel, barış dolu günler yaratabilir kendine. Bakın, 1979 yılı, yönetmenliğini Mark Zakharov'un yaptığı, izleyeni kah düşündüren, kah güldüren, anlamlı sözleri ile insanı içine döndüren komedi filmi "Tot Samy Munchausen" da nasıl bir replik geçer:

"Korkmayın, gülümseyin beyler! Gülümseyen bir yüz ciddiyetin işareti değildir. Dünyada tüm aptallıklar ciddi bir yüz ifadesi ile yapılmıştır. O yüzden korkmayın, gülümseyin beyler, gülümseyin!"

Bu replik aslında hayatın da bir gerçeği değil mi? Ne kavgalar gülümseyerek çıkmıştır, ne de insanı üzüntüye sürükleyen olaylar. Çünkü gerçek anlamda gülümseme sadece 17 adet yüz kasının çalışması değil, ruhun, yüreğin katılımı ile içten yaşanan ve paylaşılan bir duygu halidir ve çok sağlıklıdır. Mizahın iyileştirici gücü kitabında Allen Klein:

“Gülümseme, sahte bile olsa, kendinizi kötü hissettiğinizde hem enerjinizi artırarak hem de insanlarla ilişki kurmanızı sağlayarak moralinizi düzeltir. Gülümseme, vereni fakirleştirmez. Hem vereni, hem de alanı zenginleştirir. Bir dakikalık bir gülümsemenin etkisi ise ömür boyu sürer!"

Çirkinlik, güzelliğin elbisesini giyerse...

Gerçek anlamda güzellik ve çirkinlik nedir? Neye, kime göredir? Ya da olan sadece  görünen midir... Ne çok soru var değil mi… Peki acaba cevabı nerede gizli?

Gelin Halil Cibran’a kulak verelim belki de aradığımız cevap onda gizli;

“Bir gün, güzellik ve çirkinlik bir deniz kıyısında karşılaştılar ve dediler, 'haydi denize girelim.' Giysilerini çıkartıp suda yüzdüler. Bir süre sonra, çirkinlik kıyıya dönüp, güzelliğin giysilerine büründü ve yoluna gitti. Güzellik de denizden çıktı, kendi giysilerini bulamadı; ama çıplak olmak utandırıyordu onu, çaresiz çirkinliğin... giysilerine büründü ve yoluna devam etti güzellik. O gün bugündür, erkekler ve kadınlar onları birbirine karıştırır. Ancak içlerinden güzelliğin yüzünü önceden görmüş kimileri vardır ki, giysilerine bakmaksızın tanırlar onu. Ve yine çirkinliğin yüzünü bilen kimileri vardır ki, gözlerinden tanırlar çirkinliği...”

Halbuki ne de çabuk anladığını zanneder insanoğlu tek bir bakışla, gözünün gördüğü ile. Ve hemen yapıştırıverir bir sıfatı, gözü o na ne der ise… Bir tek göz mü vardır görmeye ya da ötesi için başka gözler de anlatır mı gerçekleri bize...

Bakın Mevlana ne de güzel demiş;

“Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok. Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok...”

Ne dersiniz;  gerçekten elbisede midir keramet yoksa görünenin ötesinde mi?

2 Haziran 2016 Perşembe

Yapabileceğinizin bu kadar olduğuna emin misiniz?

Hayat yollarıma hep engel koyuyor. Ne doğru yerde, ne doğru zamanda ne de doğru insanlarlayım. Halbuki farklı olsa bak gör neler neler yapardım..." mı diyorsunuz? Öyleyse gelin, Ürgüp’te heykeli dikili Mustafa Güzelgöz’ün hikayesine bir kulak verin ve sonra bir kez daha düşünün...

Yıl 1943. Genç Mustafa’nın tayini kütüphaneci olarak Ürgüp Tahsin Ağa Kütüphanesi’ne çıkar. Heyecanla Ürgüp'e gider ve ilk günden kütüphanede heyecanla okurları beklemeye başlar; bir gün olur, beş gün olur, 15 gün olur... ne gelen var, ne giden...

Etraftakilerle konuşur, herkese anlatır: “Bakın kütüphane bomboş duruyor, gelin kitap okuyun.”

Gelen giden olmaz.

Amirlerine durumu bildirir.

“Kardeşim otur oturduğun yerde, maaşını düzenli alıyorsun, kendini ne paralıyorsun? O kütüphaneye yıllardır kimse gelmez zaten…”

23 yaşındaki genç memurun içine sinmez bu cevap ve  “Ne yapayım, ne yapayım?” diye düşünür durur.  Sonunda aklına bir fikir gelir, eşine söyler.

Eşi önce “Deli misin bey?” der ama kocasının bir şeyler üretme, işe yarama çabasını yakından görünce o da destek verir eşine.

Kolları sıvar ve çıkan tüm engellerin tek tek, binbir güçlükle üstesinden gelirler.

Zorlukla bir eşek alır Mustafa Güzelgöz. İki tane de sandık yaptırır. İki sandığa, kalınlığına göre 180-200 kitap sığar. Sandıkların üstüne “Kitap İare Sandığı” yazar. Kitapları eşeğe yükler ve köy köy gezmeye başlar. Kütüphaneye de bir yazı asar: “Sadece Pazartesi ve Cuma günleri açıyoruz.”

Köydeki çocuklar şaşırır. Eşeğe bir sürü kitap yüklemiş bir amca, zor ulaşılan köylerine kadar geliyor ve  çocukların küçücük ellerine kitapları veriyor...

“Çocuklar bunları okuyun, aranızda da değişin. On beş gün sonra aynı gün gelip alacağım. Aman yıpratmayın, diğer köylerdeki arkadaşlarınız da okuyacak” der.

Mustafa artık Ürgüp’teki kütüphanede bir iki gün durmakta, diğer günler eşeği Yüksel’le köy köy gezmektedir.

Köylerdeki çocuklar "Eşekli Kütüphaneci"yi her seferinde alkışlarla karşılarlar. Kalpleri küt küt atar heyecandan, sevinç içinde yeni kitapları beklerler. Mustafa Amca‘nın ünü etrafa yayılır. Zamanla insanlar kütüphaneye de gelmeye başlar.

Ama Mustafa yine memnun değildir zira kütüphaneye kadınların hiç gelmediğini fark eder. Dönemin en ünlü dikiş makinesi firmalarına mektup yazar:

“Bana dikiş makinesi yollayın, firmanızın adını kütüphanenin girişine kocaman yazayım“ der. Bir firma dokuz tane, diğeri ise bir tane dikiş makinesi yollar. Mustafa, Salı günlerini kadınlar günü yapar, dikiş kursları düzenler.

Kumaşı alan kadın kütüphaneye koşar. On makine yetmediği için sıra oluşur.

Sırada bekleyen kadınların eline birer kitap verir, beklerken okusunlar diye.

Okuma-yazma oranının düşüklüğünü görünce halk evlerine okuma yazma kursları vermeye gider. Halıcılık kursları başlatır, bölgede halıcılığı canlandırır. Bu arada valilik Mustafa hakkında dava açar, “kendi görev tanımı dışında davranıyor” diye. 50 yaşına gelen Mustafa Amca baskıyla emekli edilir.

Mustafa Amca emekli olur ama köylüler arasında da efsane olur. Sayesinde yıllar geçtikçe köylerdeki çocuklarda okuma aşkı yerleşir. 2005 yılında Mustafa Amca vefat eder. Tüm Kapadokya çok üzülür, aralarında toplanırlar ve Ürgüp’e "Eşekli Kütüphaneci" Mustafa Güzelgöz ve eşeğinin heykelini dikerler...
Muhtemelen çoğunuz Mustafa Güzelgöz'ün yokluklarla, mücadele ve bir o kadar da girişimci ve başarı dolu hikayesini bilmiyordunuz. Düşünün 1940'larda  Mustafa amca bunları başarıyor. Yıl 2016 çağımızdaki imkanlar ve teknolojiyi düşünürsek "Hayat yollarıma hep engel koyuyor. Ne doğru yerde, ne doğru zamanda ne de doğru insanlarlayım. Halbuki farklı olsa bak gör neler neler yapardım..." demek biraz ayıp olmuyor mu? Elbet yine engeller olacak, her şey kolay olmayacak belki ama daha da zor zamanlarda yapılanları düşünürsek engel dediğimiz şey nedir gerçekte? Sakın o engel biz, kendimiz olmayalım!!!

2 Mayıs 2016 Pazartesi

Bir toplama işlemi gibidir hayat...

Asya'da maymun yakalamak için kullanılan bir çeşit tuzak vardır. Bir hindistan cevizi oyulur ve iple bir ağaca veya yerdeki bir kazığa bağlanır. Hindistan cevizinin altına ince bir yarık açılır ve oradan içine tatlı bir yiyecek konur içine. Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokacağı kadar büyüklüktedir. Maymun, tatlının kokusunu alır, yiyeceği yakalamak için elini içeri sokar ve yiyeceği kavrar, ama yiyecek elindeyken elini dışarı çıkarması imkânsızdır.

Sıkıca yumruk yapılmış maymunun eli bu yarıktan geri dışarı çıkmaz. Avcılar geldiğinde, maymun çılgına döner ama bir türlü kaçamaz. Aslında maymunu tutsak eden hiçbir şey yoktur. Ne bir ip, ne ağ. Onu sadece onun kendi bağımlılığının gücü tutsak etmiştir. Yapması gereken tek şey elini açıp yiyeceği bırakmak ve hindistan cevizinden elini geri çekip, kaçmak olmalıdır ama zihninde açgözlülüğü o kadar güçlüdür ki, elinden yiyeceği bir türlü bırakamaz ve bu nedenle bu tuzaktan kurtulan maymun çok nadir görülür...

"Bir toplama işlemi gibidir hayat, bir yerde yanlış yaparsan sonuna kadar gider" diyor Cesare Pavese. Ne kadar dikkatli adım atarsak atalım bazen tutkularımız, bazense bağımlılıklarımız bizi yine hatalara sürükleyebiliyor. Herşeyin fazlasının zarar olduğu kesin ama kararında bir tutku hayata tad, can, aşk vermez mi...

Ne dersiniz?