2 Haziran 2016 Perşembe

Yapabileceğinizin bu kadar olduğuna emin misiniz?

Hayat yollarıma hep engel koyuyor. Ne doğru yerde, ne doğru zamanda ne de doğru insanlarlayım. Halbuki farklı olsa bak gör neler neler yapardım..." mı diyorsunuz? Öyleyse gelin, Ürgüp’te heykeli dikili Mustafa Güzelgöz’ün hikayesine bir kulak verin ve sonra bir kez daha düşünün...

Yıl 1943. Genç Mustafa’nın tayini kütüphaneci olarak Ürgüp Tahsin Ağa Kütüphanesi’ne çıkar. Heyecanla Ürgüp'e gider ve ilk günden kütüphanede heyecanla okurları beklemeye başlar; bir gün olur, beş gün olur, 15 gün olur... ne gelen var, ne giden...

Etraftakilerle konuşur, herkese anlatır: “Bakın kütüphane bomboş duruyor, gelin kitap okuyun.”

Gelen giden olmaz.

Amirlerine durumu bildirir.

“Kardeşim otur oturduğun yerde, maaşını düzenli alıyorsun, kendini ne paralıyorsun? O kütüphaneye yıllardır kimse gelmez zaten…”

23 yaşındaki genç memurun içine sinmez bu cevap ve  “Ne yapayım, ne yapayım?” diye düşünür durur.  Sonunda aklına bir fikir gelir, eşine söyler.

Eşi önce “Deli misin bey?” der ama kocasının bir şeyler üretme, işe yarama çabasını yakından görünce o da destek verir eşine.

Kolları sıvar ve çıkan tüm engellerin tek tek, binbir güçlükle üstesinden gelirler.

Zorlukla bir eşek alır Mustafa Güzelgöz. İki tane de sandık yaptırır. İki sandığa, kalınlığına göre 180-200 kitap sığar. Sandıkların üstüne “Kitap İare Sandığı” yazar. Kitapları eşeğe yükler ve köy köy gezmeye başlar. Kütüphaneye de bir yazı asar: “Sadece Pazartesi ve Cuma günleri açıyoruz.”

Köydeki çocuklar şaşırır. Eşeğe bir sürü kitap yüklemiş bir amca, zor ulaşılan köylerine kadar geliyor ve  çocukların küçücük ellerine kitapları veriyor...

“Çocuklar bunları okuyun, aranızda da değişin. On beş gün sonra aynı gün gelip alacağım. Aman yıpratmayın, diğer köylerdeki arkadaşlarınız da okuyacak” der.

Mustafa artık Ürgüp’teki kütüphanede bir iki gün durmakta, diğer günler eşeği Yüksel’le köy köy gezmektedir.

Köylerdeki çocuklar "Eşekli Kütüphaneci"yi her seferinde alkışlarla karşılarlar. Kalpleri küt küt atar heyecandan, sevinç içinde yeni kitapları beklerler. Mustafa Amca‘nın ünü etrafa yayılır. Zamanla insanlar kütüphaneye de gelmeye başlar.

Ama Mustafa yine memnun değildir zira kütüphaneye kadınların hiç gelmediğini fark eder. Dönemin en ünlü dikiş makinesi firmalarına mektup yazar:

“Bana dikiş makinesi yollayın, firmanızın adını kütüphanenin girişine kocaman yazayım“ der. Bir firma dokuz tane, diğeri ise bir tane dikiş makinesi yollar. Mustafa, Salı günlerini kadınlar günü yapar, dikiş kursları düzenler.

Kumaşı alan kadın kütüphaneye koşar. On makine yetmediği için sıra oluşur.

Sırada bekleyen kadınların eline birer kitap verir, beklerken okusunlar diye.

Okuma-yazma oranının düşüklüğünü görünce halk evlerine okuma yazma kursları vermeye gider. Halıcılık kursları başlatır, bölgede halıcılığı canlandırır. Bu arada valilik Mustafa hakkında dava açar, “kendi görev tanımı dışında davranıyor” diye. 50 yaşına gelen Mustafa Amca baskıyla emekli edilir.

Mustafa Amca emekli olur ama köylüler arasında da efsane olur. Sayesinde yıllar geçtikçe köylerdeki çocuklarda okuma aşkı yerleşir. 2005 yılında Mustafa Amca vefat eder. Tüm Kapadokya çok üzülür, aralarında toplanırlar ve Ürgüp’e "Eşekli Kütüphaneci" Mustafa Güzelgöz ve eşeğinin heykelini dikerler...
Muhtemelen çoğunuz Mustafa Güzelgöz'ün yokluklarla, mücadele ve bir o kadar da girişimci ve başarı dolu hikayesini bilmiyordunuz. Düşünün 1940'larda  Mustafa amca bunları başarıyor. Yıl 2016 çağımızdaki imkanlar ve teknolojiyi düşünürsek "Hayat yollarıma hep engel koyuyor. Ne doğru yerde, ne doğru zamanda ne de doğru insanlarlayım. Halbuki farklı olsa bak gör neler neler yapardım..." demek biraz ayıp olmuyor mu? Elbet yine engeller olacak, her şey kolay olmayacak belki ama daha da zor zamanlarda yapılanları düşünürsek engel dediğimiz şey nedir gerçekte? Sakın o engel biz, kendimiz olmayalım!!!

2 Mayıs 2016 Pazartesi

Bir toplama işlemi gibidir hayat...

Asya'da maymun yakalamak için kullanılan bir çeşit tuzak vardır. Bir hindistan cevizi oyulur ve iple bir ağaca veya yerdeki bir kazığa bağlanır. Hindistan cevizinin altına ince bir yarık açılır ve oradan içine tatlı bir yiyecek konur içine. Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokacağı kadar büyüklüktedir. Maymun, tatlının kokusunu alır, yiyeceği yakalamak için elini içeri sokar ve yiyeceği kavrar, ama yiyecek elindeyken elini dışarı çıkarması imkânsızdır.

Sıkıca yumruk yapılmış maymunun eli bu yarıktan geri dışarı çıkmaz. Avcılar geldiğinde, maymun çılgına döner ama bir türlü kaçamaz. Aslında maymunu tutsak eden hiçbir şey yoktur. Ne bir ip, ne ağ. Onu sadece onun kendi bağımlılığının gücü tutsak etmiştir. Yapması gereken tek şey elini açıp yiyeceği bırakmak ve hindistan cevizinden elini geri çekip, kaçmak olmalıdır ama zihninde açgözlülüğü o kadar güçlüdür ki, elinden yiyeceği bir türlü bırakamaz ve bu nedenle bu tuzaktan kurtulan maymun çok nadir görülür...

"Bir toplama işlemi gibidir hayat, bir yerde yanlış yaparsan sonuna kadar gider" diyor Cesare Pavese. Ne kadar dikkatli adım atarsak atalım bazen tutkularımız, bazense bağımlılıklarımız bizi yine hatalara sürükleyebiliyor. Herşeyin fazlasının zarar olduğu kesin ama kararında bir tutku hayata tad, can, aşk vermez mi...

Ne dersiniz?

25 Ocak 2016 Pazartesi

Cam tavanınızın farkında mısınız?

"Benim yapabileceğim bu kadar... Aşamayacağım engeller var... Bu iş burdan daha ileriye gidemez..." mi diyorsunuz?

Peki ne kadar eminsiniz, ne kadar denediniz ve acaba ne kadar istediniz?
Bunu irdelemeden gelin önce şu araştırmaya bir kulak verin;

"Bilim adamları pirelerin farklı yükseklikte zıplayabildiklerini görür. Birkaçını toplayıp 30 cm yüksekliğindeki bir cam fanusun içine koyarlar. Altındaki metal zemin ısıtırlar. Sıcaktan rahatsız olan pireler zıplayarak kaçmaya çalışır ama başlarını tavandaki cama çarparak düşerler. Zemin  sıcak olduğu için tekrar zıplar, tekrar başlarını cama vururlar.

Kendilerini neyin engellediğini anlamakta zorluk çeken pireler defalarca kez kafalarını cama vurduktan sonra o zeminde 30 santimden fazla zıplamamayı öğrenirler.

Artık hepsinin 30 cm zıpladığı görülünce deneyin ikinci aşamasına geçilir ve tavandaki cam kaldırılır. Zemin tekrar ısıtılır. Pireler zemindeki ısıyı hissetmeye başlayınca yine zıplamaya başlarlar, ama bu sefer hepsi eşit yükseklikte ve sadece 30 cm zıplarlar! Üzerlerinde cam engelleri yoktur, daha yükseğe zıplama imkanları vardır ama buna hiç cesaret edemezler bile.

Kafalarını cama vura vura öğrendikleri bu sınırlayıcı "hayat dersi" ne yeni cam fanusda da sadık halde yaşarlar. İsteseler tepelerinde artık cam olmadığı için kaçma imkanları bile vardır, ama bunun farkına bile varamazalar. Çünkü engel artık cam tavan değil, kendi zihinleridir!

Bu deney canlıların neyi başaramayacaklarını nasıl öğrendiklerini gösteriyor.  Ve psikolojide  buna "cam tavan sendromu" deniyor. Bu cam tavan, aslında bizim hayallerimizin de tavan yüksekliği! Bu nedenle yapabileceklerimiz ancak yapabileceğini düşleyebildiğimiz ve buna inandığımız kadardan oluşuyor.

Benim yapabileceğim bu kadar...  Aşamayacağım engeller var... Bu iş burdan daha ileriye gidemez... diyenler bu araştırmadan sonra bir kez daha düşünün; Size sınırlarınız olduğunu zannettiren şeyi, cam tavanı fark ettiniz mi? Sizin kapasiteniz bu kadar olduğu için değil, siz kapasitenizin sınırsızlığını fark edemediğiniz için geçemiyorsunuz engelleri. Ve sizi, hayallerinizi, istek ve iradenizi kısıtlayan bu cam tavanı kaldırmak yine sizin elinizde, zihninizde ve inancınızda...

Hazır mısınız yolunuza devam etmek, sınırsızlığınızın yeni boyutlarını keşfetmeye, yeni serüvenlere, öyleyse haydi durmayın başlayın zihninizdeki engelleri teker teker aşmaya...

14 Ocak 2016 Perşembe

Neşe, merak ve heyecanla yaşayın.

Gururumuz Prof. Aziz Sancar hocamız 2007'de Vehbi Koç Vakfı tarafından ödüllendirilmişti. Ve bu ödül kapsamında hazırlanan video'sunda 2007'deki Türkiye için dileği... (videonun 5:45 dakikasında):

"Benim icin en büyük gurur, bundan sonraki Türk kuşaklarının kitaplarda benim yaptığım buluşları görüp, bunu bir Türk yaptı, biz de yaparız, veya o düşünceyle, ondan kuvvet alarak, benden daha önemli buluşları yapmaları, inşallah onlardan birinin Nobel kazanması."

Hiçbir zaman olumsuzluk ve mazeret tuzağına düşmeyin. Buna karşı en büyük örneği biliyoruz. Hepimizin hayatını etkilemiş Büyük İnsan, zamanında demedi ki: “Ülkemin bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış, ben ne yapayım.” Tam tersine, kollarını sıvadı, gücünü ve aklını kullandı, risk aldı, gençliğe ve geleceğe güvendi, hepimiz için kazandı. Bu hepimiz için çok önemli bir örnek, her zaman için. Sorunlardan kaçmayın, sorunların üzerine gidin; ümitli ve olumlu olun; hiç pes etmeyin; esnek, güçlü, atılgan olun; sonunda hep kazanın.

Ancak yaşamınızın her devresinde, 60 yaşında bir genç olduğunuz zaman bile, hayata bir çocuğun gözleriyle bakmayı unutmayın. Neşe, merak ve heyecanla yaşayın.

1 Ocak 2016 Cuma

Nezaket ve dostluk sertlikten her zaman daha kudretli ve kuvvetlidir!

Rüzgar ve güneş bir gün kim daha kudretlidir diye tartışmaya başlamışlar.

Rüzgar, güneş'e;

 -‘Ben senden daha kudretliyim. Bak, ispat edeyim. Şimdi şu ihtiyarın ceketini fırtınadan fırlatıvereceğim’

 Rüzgar şiddetle esmeye başlar,fırtınaya dönüşür. Estikçe daha da güçlü eser ama ihtiyar rüzgarın şiddeti ile ceketine daha sıkı sarılır.

 Güneş gülümser ve;

 -'Beceremedin' der. ‘Sana söylemiştim, ben daha kudretliyim diye. İzle bak şimdi İhtiyara ceketini çıkarttıracağım’

 Saklandığı bulutun arkasından çıkan güneş, tatlı bir gülümsemeyle kollarını yeryüzüne salar ve ortalığı ısıtıverir.

 İhtiyar, havanın ısınması ile ceketini çıkarır. Gökyüzüne bakar, güneşe gülümser, yüzünde tatlı bir mutluluk ifadesi olur ve neşe içinde yoluna devam eder.

Güneş, rüzgar'a döner ve yine tatlı tatlı konuşmasına devam eder;

 -‘Unutma sakın; Nezaket ve dostluk sertlikten her zaman daha kudretli ve kuvvetlidir!’

Siz hiç nezaket ve dostluğun çevrildiği bir kapı gördünüz mü? Belki kapı hemen açılmayabilir ama illaki açılacaktır. En azından sertlikle açılan kapıdan geç de açılsa sizi hoşgörü, sevgi ile karşılayıp içeri buyur edecektir, bundan hiç şüpheniz olmasın... Bakın Victor Hugo ne diyor;

“Nezaket içten, yürekten gelir; zayıf zannedilir ama herşeyi satın alır”