11 Nisan 2017 Salı

Sende olan hazineyi sana nasıl verebilirim ki!

Adamın biri ormanda yürüyüşe çıkar. Adım adım ilerlerken yerde parlayan sihirli bir lamba bulur ve ovalamaya başlar. Kısa bir süre sonra içinden kocaman bir cin belirir ve adama üç dilek hakkı olduğunu söyler. Adam heyecanlanır ama sonra düşünmeye başlar; ne çok şey vardır aslında yapmak istedikleri listesinde. “Bu koskoca listeden 3 tanesini nasıl seçebilirim ki hepsi istediğim şeyler” der kendi kendine. Ve sonunda hepsi için tek dilek dilemeye karar verir;

-“Hayatta her istediğimi yapabilme, düşündüğüm her şeyi gerçekleştirebilme gücü istiyorum ve bu gücün hiç bitmemesini istiyorum.” Cin bir an duraksar ve gülümseyerek adama;

-”Zaten sizde olan bir gücü size veremem ki! Başka bir dileğiniz var mı?” diye sorar...

Araştırmalar, sorular,sorgular... Mutlu olabilmenin, her şeyi yapabilmenin yolunu herkes arıyor da kimse kendine bakmayı düşünmüyor. Aslında hayatın tüm güzel kapılarını aralayacak anahtar bizde saklı değil mi? Dilek dilesek dahi tıpkı biraz evvelki hikayede de olduğu gibi yanıtı da belli değil mi; “zaten bizde olan bize birdaha niye verilsin!”

Yapmamız gereken bizim kendi hazinemizi ve değerimizi fark etmemiz. Dilesek dahi tıpkı biraz evvelki hikayede olduğu gibi yanıtı da belli “zaten bizde olan bize bir daha niye verilsin” Yapmamız gereken onu, içimizdeki hazineyi, fark etmemiz ve kapalı kapılarını açmamız. Dolayısıyla belki de dileklerimizde “beni bende keşfetmeyi, güzelliğimi, değerimi, AŞK dolu yüreğimi fark etmeyi diliyorum” dememiz gerekir, öyle değil mi?

20 Ocak 2017 Cuma

Biri çamuru gördü, diğeri yıldızları. Peki ya siz?

Savaş sırasında kocam New Mexiko’daki Mojave çölüne gönderilmişti. O, çölde tatbikata katılırken yanında olabilmek için bende çölün yolunu tuttum. Kendimi cehennemin kucağına atmıştım. Ortalık yanıyordu. Küçük bir kulübede oturuyordum ve yanında olmak için tehlikeye atılarak geldiğim kocamı unutmuş, can derdine düşmüştüm. Etrafımdaki Meksikalılar ve yerliler tek kelime ingilizce bilmediğinden kimseyle konuşamıyordum. Sıcak rüzgar bir taraftan beynimi kavuruyor, diğer taraftan yediğim yemeği de, ağzımı burnumu da kumla dolduruyordu.

Canıma yetmişti. Kağıda kaleme sarılıp babama bir mektup yazdım.

“Gelin beni buradan alın” dedim. “Burada yaşamaktansa hapishanede yaşamayı tercih ederim.”

Babamın koşa koşa yanıma gelmesini, beni alıp götürmesini beklerken mektubu geldi. Sadece iki satır yazmıştı;

"Sevgili kızım Thelma,
 İki adam hapishane penceresinden baktı; biri çamuru, diğeri yıldızları gördü.
 Seni seven baban." 

Bu iki satırı okuyunca utancımdan kıpkırmızı kesildim. Ben şimdiye kadar burada hep çamuru görmüştüm. Halbuki gece gökyüzüne serpilmiş, pırıl pırıl parlayan yıldızlar da vardı. Belli ki ben seçimimi yanlış yapmıştım, evet bir seçim yapma şansım vardı. Ve tercihimi yeniden yaptım; artık yıldızlara bakacaktım...

Daha önce sadece göz temasım olan yerlilerle dost oldum. Kilimlerine, çanak ve çömleklerine olan hayranlığımı belirttim.

Turistlere para ile vermeye yanaşmadıkları kıymetli eşyalarından bana hediyeler verdiler. Kaktüsleri, vukka ve erguvan ağaçlarını inceledim. Kır köpeklerini tanıdım. Çöl gurubunu seyrettim. Çöl, yüzlerce yıl önce deniz dibi olduğundan kumun içinde deniz hayvanlarının kabuklarını aradım.

Ne değişmişti de, dün nefret ettiğim çöle ben bugün böylesi heyecanla bağlanmıştım. Çöl mü değişmişti? Hayır. O yine kavuruyordu. Yerliler mi değişmişti? Hayır. Onlar yine ingilizce bilmiyorlardı.  Sadece ben değişmiştim. Pencereden kafamı uzatmış ve yıldızları görmüştüm…

Şu an siz de bulunduğunuz durumdan memnun değilseniz Thelma Thompson’ın bu yazısını lütfen bir kez daha okuyun ve pencereden dışarıya tekrar bakın. Bakalım bu sefer daha önce görmediğiniz kimbilir ne yıldızlar, ne güzellikler size göz kırpacak. Ama unutmayın, sadece onları görmek için bakın. Zira o güzellikler kendini görmek isteyenlere gösterir. Tıpkı beden dili ve kişisel gelişim uzmanı Judi James'in şu sözündeki gibi; ”Mutlu olduğunuz zamanlarda bütün dünyanın çok daha güzel göründüğünü hiç hissettiniz mi? Oysa sizin bakış açınız dışında gerçekte hiçbir şey değişmemiştir…”

12 Ocak 2017 Perşembe

Empati için söze ne gerek, onca yol varken...

İletişim, karşısındaki ile empati kurabilmek insanın hem ihtiyacı, hem de aslında yaşam kaynağı. Duygularımızla hep birbirimizi besliyoruz an ve an, bazen pozitif, bazen de negatif yansımalarla ama bu duygu alışverişi, duygu transferi hiç bitmiyor. Üstelik duygu boyutundan çıkıp başka boyutlara da taşınabiliyor.

Bu bazen bir gülüş olabiliyor, bazen bir dokunuş veya bir söz... Bilimsel bir araştırmada, ağlayan bir bebeğin sesi kaydedilip mutlu olduğu anda kendisine dinletiliyor. Bebek, kendi ağlama sesine hiç tepki göstermiyor. Fakat ağlayan başka bir bebeğin sesi dinletildiğinde bebek mutluluk modundan çıkıp anında ağlamaya başlıyor. İşte bir alışveriş; sadece ses ile... Hollanda Utrecht Üniversitesi'nde gerçekleştirilen bir başka araştırmada ise sadece yüzdeki mimiklere bakarak değil, koklayarak da bazı duyguların kişiler arasına transfer olabileceği ispatlanmış. Örneğin korku filmi seyreden insanların gömlekleri başkalarına koklatıldığında o kişilerde de korku duygusu belirmiş. Ve bir başka alışveriş; koku ile...

İster birbirimiz tanıyalım, ister tanımayalım; İletişim, empati, alışveriş, transfer hiç ama hiç bitmiyor. Mesela sizin de çevrenizde vardır elbet; size dokunduğunda kendinizi çok daha rahatlamış hissettiğiniz dostlarınız, tanıdıklarınız. Canınız sıkıldığında, sorununuz olduğunda yanınızda olmasını çok istediğiniz, konuşmasanızda sadece birarada olacağınız, varlığı ile size sevgisini, şevkatini verebilecek dostlar. Veya mutsuz bir şekilde bindiğiniz metroda hemen karşı koltuğunuzda oturan yaşlı teyzenin size bakıp selam vermesi, gülümsemesi...

Nasıl bir tatlı ana şefkati gibi gelir, nasıl güzel, nasıl de mutlu kılar içimizi öyle değil mi? Ya da tam tersi siz keyfiniz yerinde iken girdiğiniz markette bir adamın sepetine kızgın bir şekilde ürünleri koyup, kaba tavırlarla ilerlemesi nasılda o mutlu enerjinizi aşağı çeker… Hepimiz an ve an bu transferi yapıyoruz; çevremizdekileri bu transferlerimizle ya besliyor, pozitif kılabiliyor veya darmaduman edebiliyoruz.

7 Ocak 2017 Cumartesi

İnsan bir hayal aleminde, hayal alemi bir hikayenin içinde...

Çek yazar Franz Kafka’nın son büyük eserini kimin için yazdığını biliyor muydunuz? Oyuncak bebeğini kaybettiği için hıçkıra hıçkıra ağlayan bir küçük kızın yüzünü güldürmek, onu yeniden hayata bağlamak için...

Hayatının son yıllarını Berlin’de geçiren yazar Franz Kafka, her akşamüstü parkta gezintiye çıkarmış. Bir gün oyuncak bebeğini kaybettiği için hıçkıra hıçkıra ağlayan küçük bir kız görmüş ve teselli etmek için ona bebeğinin seyahate çıktığını söylemiş. Buna pek inanmayan kız, “Sen nereden biliyorsun?” diye sorunca. “Eh, çünkü ara sıra bana mektup yazıyor da ondan” diye cevap vermiş yazar.  Yüreği buruk küçük kızın bu cevaptan da mutlu olmadığını fark edince, Kafka vakit yitirmeden eve koşup bir mektup yazmaya başlamış.

Bebeğin niçin seyahate çıktığına dair güzel ve ikna edici bir yalan uydurabilirse, küçük kızın acısını hafifletebileceğini düşünüyormuş. Uzun bir süre mektup serisini nasıl kurgulayacağını düşünmüş ve sonunda aradığı güzel yalanı bulmuş. Meğer küçük kızın kaybettiği bebek tekdüzelikten, hep aynı insanlarla yaşamaktan bıkmış, artık dünyayı gezmek, yeni arkadaşlar edinmek istiyormuş. Bir gün dönecekmiş elbette ama o zamana kadar da çok sevdiği küçük kıza her gün bir mektup yazıp hayatında olup bitenleri anlatacakmış. Kafka; aksatmadan her gün parka gidip kıza yeni mektuplar okuyor, bebeğin büyüyüp okula gitmesini, yeni insanlarla tanışmasını anlatıyormuş. Amacı küçük kızı, bebeğin hayatından tamamen çıkacağı âna hazırlamakmış.

Sonuncu mektupta bebeği evlendirmiş, hatta ona gayet şenlikli bir düğün merasimi tasarlamış. Franz Kafka ile küçük kızın birkaç ay süren ve kimilerinin rivayet olabileceğinden şüphelendiği arkadaşlığı çok daha sonra Alman yazar Gerd Schneider tarafından Kafka’nın Bebeği ve Paul Auster’ın Brooklyn Çılgınlıkları adlı romanında da yer alıyor. Ve Auster bu halen gerçek olup, olmadığı bilinmeyen küçük kız ile Kafka’nın karşılaşmasını şöyle tamamlıyor; “Küçük kız, yazı sayesinde sayesinde bebeğini özlemekten, aramaktan vazgeçmişti. Kafka, bebeğin yerine başka bir şey vermişti ona. Bir hikayesi vardı artık. İnsan bir hayal aleminde, bir hikayenin içinde yaşayabilecek kadar şanslıysa eğer, gerçek dünyanın acıları sona erer.

Hikaye devam ettiği sürece gerçek yoktur.” Hayatın kendisi de zaten okuyana bitmez tükenmez, sonu tahmin edilemez, kâh inişli, kâh çıkışlı, kocaman bir roman değil mi? Sahi; siz romanınızın hangi bölümündesiniz ve başkalarının romanında acaba hangi satırdasınız?

21 Aralık 2016 Çarşamba

Rüzgara karşı gelme, onunla dans et...

Olsun istersin...

Hatta olsun diye yapılması gerekenden daha da fazla üstlenirsin.

Aşktır; değer verirsin, ödün verirsin, sevgiden de öte saygı gösterirsin, olmayacak kaç şey varsa bir araya bile getirirsin...

Bakarsın, ne anlattığını anlayabilmiş, ne de çözüm için bir şeyler yapma gayretinde...

İştir; sabahlarsın, “olsun” diye ailenden çaldığın zamanı oraya verirsin...

Dosttur; hayatta kimseyi dinlemediğin kadar dinler, kendine ayırmadığın onca şeyi ona ayırmaya çalışırsın...

Sonra olayın içinden kendini çıkartır şöyle karşıdan yaptıklarına bir bakarsın...

Bakarsın ki her şey başladığın gibi!

Olmuyorsa, olmuyordur!

Gönlün rahat mı?

Elinden geleni yaptın mı?

Cidden olmuyorsa zorlamayacaksın...

"Olmuyorsa zorlamayacaksın..." diyor Can Yücel bu güzel şiirinde. Hep isteriz, hep bekleriz de olmayınca ya daha da ısrarla, kendimize, çevremize zarar verecek şekilde ısrar ederiz, ya da küsüp gideriz... Ah, akışa bırakmayı bir bilebilsek. İşte belki de, o zaman olacak istediğimiz herşey...

Bakın denizcilere ait eski bir söz ne diyor;

"Rüzgara karşı gelme, onunla dans et..."Dans etmek yani ritmine, akışına ayak uydurabilmek... Olmayınca, 'olmuyorsa zorlamayacağım' demek... Kolay gözüksede yapması en zor şeylerden biridir bu insanoğlu için ama yapabilene ne büyük mutluluk, ne büyük meziyet ve sonunda ne büyük ziyafettir, öyle değil mi?