12 Ocak 2017 Perşembe

Empati için söze ne gerek, onca yol varken...

İletişim, karşısındaki ile empati kurabilmek insanın hem ihtiyacı, hem de aslında yaşam kaynağı. Duygularımızla hep birbirimizi besliyoruz an ve an, bazen pozitif, bazen de negatif yansımalarla ama bu duygu alışverişi, duygu transferi hiç bitmiyor. Üstelik duygu boyutundan çıkıp başka boyutlara da taşınabiliyor.

Bu bazen bir gülüş olabiliyor, bazen bir dokunuş veya bir söz... Bilimsel bir araştırmada, ağlayan bir bebeğin sesi kaydedilip mutlu olduğu anda kendisine dinletiliyor. Bebek, kendi ağlama sesine hiç tepki göstermiyor. Fakat ağlayan başka bir bebeğin sesi dinletildiğinde bebek mutluluk modundan çıkıp anında ağlamaya başlıyor. İşte bir alışveriş; sadece ses ile... Hollanda Utrecht Üniversitesi'nde gerçekleştirilen bir başka araştırmada ise sadece yüzdeki mimiklere bakarak değil, koklayarak da bazı duyguların kişiler arasına transfer olabileceği ispatlanmış. Örneğin korku filmi seyreden insanların gömlekleri başkalarına koklatıldığında o kişilerde de korku duygusu belirmiş. Ve bir başka alışveriş; koku ile...

İster birbirimiz tanıyalım, ister tanımayalım; İletişim, empati, alışveriş, transfer hiç ama hiç bitmiyor. Mesela sizin de çevrenizde vardır elbet; size dokunduğunda kendinizi çok daha rahatlamış hissettiğiniz dostlarınız, tanıdıklarınız. Canınız sıkıldığında, sorununuz olduğunda yanınızda olmasını çok istediğiniz, konuşmasanızda sadece birarada olacağınız, varlığı ile size sevgisini, şevkatini verebilecek dostlar. Veya mutsuz bir şekilde bindiğiniz metroda hemen karşı koltuğunuzda oturan yaşlı teyzenin size bakıp selam vermesi, gülümsemesi...

Nasıl bir tatlı ana şefkati gibi gelir, nasıl güzel, nasıl de mutlu kılar içimizi öyle değil mi? Ya da tam tersi siz keyfiniz yerinde iken girdiğiniz markette bir adamın sepetine kızgın bir şekilde ürünleri koyup, kaba tavırlarla ilerlemesi nasılda o mutlu enerjinizi aşağı çeker… Hepimiz an ve an bu transferi yapıyoruz; çevremizdekileri bu transferlerimizle ya besliyor, pozitif kılabiliyor veya darmaduman edebiliyoruz.

7 Ocak 2017 Cumartesi

İnsan bir hayal aleminde, hayal alemi bir hikayenin içinde...

Çek yazar Franz Kafka’nın son büyük eserini kimin için yazdığını biliyor muydunuz? Oyuncak bebeğini kaybettiği için hıçkıra hıçkıra ağlayan bir küçük kızın yüzünü güldürmek, onu yeniden hayata bağlamak için...

Hayatının son yıllarını Berlin’de geçiren yazar Franz Kafka, her akşamüstü parkta gezintiye çıkarmış. Bir gün oyuncak bebeğini kaybettiği için hıçkıra hıçkıra ağlayan küçük bir kız görmüş ve teselli etmek için ona bebeğinin seyahate çıktığını söylemiş. Buna pek inanmayan kız, “Sen nereden biliyorsun?” diye sorunca. “Eh, çünkü ara sıra bana mektup yazıyor da ondan” diye cevap vermiş yazar.  Yüreği buruk küçük kızın bu cevaptan da mutlu olmadığını fark edince, Kafka vakit yitirmeden eve koşup bir mektup yazmaya başlamış.

Bebeğin niçin seyahate çıktığına dair güzel ve ikna edici bir yalan uydurabilirse, küçük kızın acısını hafifletebileceğini düşünüyormuş. Uzun bir süre mektup serisini nasıl kurgulayacağını düşünmüş ve sonunda aradığı güzel yalanı bulmuş. Meğer küçük kızın kaybettiği bebek tekdüzelikten, hep aynı insanlarla yaşamaktan bıkmış, artık dünyayı gezmek, yeni arkadaşlar edinmek istiyormuş. Bir gün dönecekmiş elbette ama o zamana kadar da çok sevdiği küçük kıza her gün bir mektup yazıp hayatında olup bitenleri anlatacakmış. Kafka; aksatmadan her gün parka gidip kıza yeni mektuplar okuyor, bebeğin büyüyüp okula gitmesini, yeni insanlarla tanışmasını anlatıyormuş. Amacı küçük kızı, bebeğin hayatından tamamen çıkacağı âna hazırlamakmış.

Sonuncu mektupta bebeği evlendirmiş, hatta ona gayet şenlikli bir düğün merasimi tasarlamış. Franz Kafka ile küçük kızın birkaç ay süren ve kimilerinin rivayet olabileceğinden şüphelendiği arkadaşlığı çok daha sonra Alman yazar Gerd Schneider tarafından Kafka’nın Bebeği ve Paul Auster’ın Brooklyn Çılgınlıkları adlı romanında da yer alıyor. Ve Auster bu halen gerçek olup, olmadığı bilinmeyen küçük kız ile Kafka’nın karşılaşmasını şöyle tamamlıyor; “Küçük kız, yazı sayesinde sayesinde bebeğini özlemekten, aramaktan vazgeçmişti. Kafka, bebeğin yerine başka bir şey vermişti ona. Bir hikayesi vardı artık. İnsan bir hayal aleminde, bir hikayenin içinde yaşayabilecek kadar şanslıysa eğer, gerçek dünyanın acıları sona erer.

Hikaye devam ettiği sürece gerçek yoktur.” Hayatın kendisi de zaten okuyana bitmez tükenmez, sonu tahmin edilemez, kâh inişli, kâh çıkışlı, kocaman bir roman değil mi? Sahi; siz romanınızın hangi bölümündesiniz ve başkalarının romanında acaba hangi satırdasınız?

21 Aralık 2016 Çarşamba

Rüzgara karşı gelme, onunla dans et...

Olsun istersin...

Hatta olsun diye yapılması gerekenden daha da fazla üstlenirsin.

Aşktır; değer verirsin, ödün verirsin, sevgiden de öte saygı gösterirsin, olmayacak kaç şey varsa bir araya bile getirirsin...

Bakarsın, ne anlattığını anlayabilmiş, ne de çözüm için bir şeyler yapma gayretinde...

İştir; sabahlarsın, “olsun” diye ailenden çaldığın zamanı oraya verirsin...

Dosttur; hayatta kimseyi dinlemediğin kadar dinler, kendine ayırmadığın onca şeyi ona ayırmaya çalışırsın...

Sonra olayın içinden kendini çıkartır şöyle karşıdan yaptıklarına bir bakarsın...

Bakarsın ki her şey başladığın gibi!

Olmuyorsa, olmuyordur!

Gönlün rahat mı?

Elinden geleni yaptın mı?

Cidden olmuyorsa zorlamayacaksın...

"Olmuyorsa zorlamayacaksın..." diyor Can Yücel bu güzel şiirinde. Hep isteriz, hep bekleriz de olmayınca ya daha da ısrarla, kendimize, çevremize zarar verecek şekilde ısrar ederiz, ya da küsüp gideriz... Ah, akışa bırakmayı bir bilebilsek. İşte belki de, o zaman olacak istediğimiz herşey...

Bakın denizcilere ait eski bir söz ne diyor;

"Rüzgara karşı gelme, onunla dans et..."Dans etmek yani ritmine, akışına ayak uydurabilmek... Olmayınca, 'olmuyorsa zorlamayacağım' demek... Kolay gözüksede yapması en zor şeylerden biridir bu insanoğlu için ama yapabilene ne büyük mutluluk, ne büyük meziyet ve sonunda ne büyük ziyafettir, öyle değil mi?

15 Aralık 2016 Perşembe

Senin elinde evlat, her şey senin elinde!

Bir adamın çok zeki iki kız çocuğu varmış. Çocuklar çok meraklı oldukları için durmadan ve bıkmadan devamlı babalarına soru sorarlarmış. Babaları da mümkün olduğunca soruları cevaplamaya çalışırmış. Belli bir zaman sonra devamlı soru bombardımanına tutulan baba, meraklı çocuklarını her soruya doğru cevap verebilecek kendinden daha bilgili birinin yanına göndermeye karar vermiş. Yaptığı araştırma sonucunda, bir dağın tepesinde yaşayan bilge bir adamın bu konuda kendisine yardımcı olabilecek en uygun kişi olduğunu öğrenmiş ve çocuklarını yaz tatilinde bu bilgenin yanına göndermiş.

Çocuklar çok kısa zamanda bilge adama ve onun ormandaki evine alışmışlar. Akşama kadar kırlarda oynuyorlar, akşam da güneşin batışını hep birlikte izliyorlar ve bilge adamın sohbetlerini dinliyorlarmış. gün boyu bilge adama akıllarına gelen bin bir çeşit soruyu soruyor Bilge adam da, sordukları bütün sorulara doğru cevap veriyormuş. Bir süre geçtikten sonra çocukların canı sıkılmaya başlamış ve küçük çocuğun aklına bir oyun gelmiş.

Ablasına “Bilge adam bizim sorduğumuz bütün sorulara  cevap veriyor. Onun bilemeyeceği bir soru soracağım.” demiş. Ablası “Ne soracaksın?” dediğinde küçük kız bir kelebek yakalamış ve iki parmağının arasına almış. “İşte bunu soracağım: Bu kelebeği gösterip bilge adama ‘Bu ölü mü, yaşıyor mu?’ diye soracağım. ‘Ölü’ derse, bırakacağım uçacak, ‘Canlı’ derse bastıracağım ölecek” demiş. Birlikte bilge adamın yanına gitmişler ve sorusunu yöneltmiş. “Elimdeki kelebek ölü mü yoksa canlı mı?”

Bilge adam cevap vermeden önce uzun süre kızın gözlerine bakmış ve gülümseyerek yanıtlamış: "Senin elinde evlat, her şey senin elinde!"

***

Hayattan mucizeler beklemeyin, çünkü o mucizeleri hayat bizden bekliyor. Unutmayın  her şey bizimle başlıyor ve bizimle bitiyor. Hayata ilk gülümsemeyi siz verin, hayat da size en güzel kahkahaları ile geri dönsün...

13 Aralık 2016 Salı

Daha duru görebilelim diye gözlerin camını ara sıra yıkamak gerekir!

“Bir gün bir çocuğa sormuştum, deniz neden tuzludur diye. Babası uzun bir sefere çıkmıştı. Çocuk hemencecik karşılık verdi:

'Deniz tuzludur, çünkü denizciler durmadan ağlarlar!'

'Neden denizciler böyle çok ağlar ki?'

Çocuk yine beklemeden yanıtladı: 'Çünkü, yolculukları bitmez, onun için ağlarlar ve mendillerini hep direklere asıp kuruturlar!'

Gene sordum: 'Ya peki niçin insanlar üzgün olunca ağlar?'

'Çünkü, daha duru görebilelim diye gözlerin camını ara sıra yıkamak gerekir!' "

August Strindberg “Düş Oyunu” adlı eserinde yer verdiği bu diyalog bir çocuğun gözünden ne de anlamlı anlatıyor insanı ve hayatı değil mi? Acaba hep çocuk mu kalsaydık? O zaman muhtemelen dünya bambaşka bir yer olurdu! Binlerce kişisel gelişim kitapları yazılıyor her gün hayatı anlamak için... İnsan tarihi kadar geçmişi olan felsefeler var, her gün de yenileri ekleniyor... Siyasetçisi, toplum bilimcisi, psikologlar her gün yeni görüşlerle insanın hayattaki duruşu, mutluluğu, olması gerektiği durumu için yorumlar, bilgiler paylaşıyor ama aslında bu kadar araştırmaya ya da dağılmaya ne gerek var ki? Sorunun yani insanın büyüdükçe bozulup da hayatta bir oradan bir oraya çalkalanmasına çözüm aslında yanı başımızda; Bir çocuğun, koskoca yüreğinde, zihninde, bozulmamış, egosuz, önyargısız kişiliğinde ve sevgi dolu bağışlayıcı gözlerinde!

Tıpkı Paulo Coelho'nun şu sözünde dediği gibi:

"Eğer bir gün yolunuzu kaybederseniz, bir çocuğun gözlerinin içine bakın. Çünkü bir çocuğun bir yetişkine her zaman öğretebileceği üç şey vardır; Nedensiz yere mutlu olmak… Her zaman meşgul olabilecek bir uğraş bulmak... Elde etmek istediği şey için var gücüyle savaşmak"